24.03.2010

Dersimiz Atatürk :: Veda'ya Rahmet Okutan Son Atatürk Filmi


Yeni öğrendim ki meğer patronum Landlord benden, Zülfü Livaneli'nin Veda'sı üzerine bir yazı yazmamı beklermiş hep.. Bunun sebebi, çevresinde bolca bulunan -kendi gibi- yeni yetmelere nazaran, beni, Atatürk'ün yaşadığı ve cumhuriyeti kurduğu o kutlu zamanlara en yakın yıllarda yaşamış biri olarak görmesi olmalı.. Yoksa, Landlord'un iddia ettiği ve herkesi de inandırmaya çalıştığı gibi, benim hâzâ bir Kemalist olduğum, koca bir yalandır..

Livaneli'den beklediğim ölçüde başarılı bulmadığım, iyimser bir bakışla, belki vasat denebilecek bir film olan Veda'da, yönetmenin ya da Salih Bozok’un önemli gördüğü, Atatürk'le ilgili bazı tarihi gelişmeler ve olayların anlatımındaki didaktik ve de hamasi tavrın can sıkıcılığı şüphe götürmez.. Ayrıca, sinema sanatıyla teması yeterince kurulamamış bir anlayışla, etkileyici olmaktan uzak bi şekilde dramatize edilmiş ki bütün bunların, filmi başarısızlığa götürmesi de gayet normal..






Öte yandan, filme değil de onunla ilgili eleştirilere bakarsak eğer, bir başka ibret alınası durumla da karşılaşmak mümkün.. Bu da, Atatürk ile ilgili her türlü 'gerçek' bilgileri, 'resmi tarih' ya da 'klişe' olarak damgalama gayretidir..
Bu duruma bakarak, birilerinin -neredeyse- Mustafa Kemal'i karşılarına alıp: "Selanik'te doğduğuna emin misin?", "Doğru söyle bak, hakikaten 1938'de mi öldün?" deyu hesap sorabileceklerinden bile korkar oldum valla..

Başka bir niyet yoksa eğer- gayet belli ki, bu bilgileri ilkokuldan beri bellemekten ve tekrarlamaktan içiniz/içimiz sıkılmış ey arkadaşım!. Emin olun, sizi çok iyi anlıyorum; ama sonuçta ortaya konan şey de zaten -aşağı yukarı- Atatürk'ün hayatı be annem!
Sizi bu eziyetten kurtaracak tek şey ne, biliyor musunuz? Resmi tarihçiler ve gayrıresmi tarihçilerin ayrı ayrı yapacakları -kaç saat tutarsa tutsun- birer, 'Atatürk'ün Hayatı' filmidir.. Ondan sonra herkes sağ, herkes selamet.. Hatta bir daha, benzeri bir filmin yapılması da kesinlikle yasaklanabilirse eğer, değmeyin gitsin!




Hamdi Hoca'dan Atatürk Dersi





Veda'yı sinema salonlarında, Zülfü Livaneli'yi de eleştirmenlere fırça atar vaziyette bırakıp, perşembe günü basın gösterimi yapılan, Dersimiz Atatürk'e geçelim isterseniz..

Hamdi Alkan’ın yönettiği, Halit Ergenç, Çetin Tekindor ve Batuhan Karacakaya’nın başlıca rolleri paylaştığı film, aslında, Gazi'nin zamanında çekilmiş -gayet tanıdık- orijinal film parçaları ve de fotograflarla, bazı 'canlandırmalar'ın karıştırılarak hazırlanmasından ibaret bir Atatürk belgeseli..

Yönetmen Hamdi Alkan, katıldığı basın gösterimi öncesi kısa bir konuşma yaptı.. Filminin, Atatürk'ün hayatından belli başlı dönemleri anlatan, bazı yerlerde sinemasal tatlar da alabileceğimiz, çocuk ve gençlere yönelik bir belgesel olduğunu söyledi..
Alkan, önemli bir eksiklik olarak gördüğü, Atatürk ile ilgili bir 'referans film' yokluğunun, bu filmle giderileceğini müjdelerken, çocuk ve gençlere yönelik' vurgusunu sürekli tekrarlamasını, ben, eleştirmenlere yönelik bir 'insaf lütfen' ricası olarak algıladım..


                              
   Yazarımız N.Serteli, Hamdi Hoca'dan ilk dersini alırken..  (Foto: Sadi Çilingir)

Atatürk filmlerinin böylesine peşpeşe gelmesine yönelik eleştirilere katıldığını, ancak bu hususta kendilerinin bir kusuru olmadığını söyleyen Alkan, Veda'dan çok daha önce bu filmin çekileceğini ilan ettiklerini, oysa o filmin biraz da şık olmayacak bir biçimde önlerine geçtiğini açıkladı.. Yine de bu durumdan pek şikayetçi olmadığını, keşke daha bir sürü Atatürk filmi çekilse diyerek, sözlerini bitirdi..

Gayet samimi, kibar ve duygusal bulduğum bu konuşmanın sonunda sayın Hamdi Alkan'ı alkışlamak isterdim doğrusu; ama hiçbir şeyin öncüsü olamayan ve hep 'arkadan gelen' olarak, yine, bu işi başlatacak birilerini bekledim.. Heyhat ki bulamadım..
Konuşması sessizlikle karşılanan ve hemen önümdeki yerine yeniden oturan Hamdi Bey'in, benimle aynı beklentide olduğunu öğrenince, içim burkuldu.. Zira, yanındaki kişiye eğilerek, "kimse de alkışlamadı yahu" gibisinden serzenişini duyduğumda, hüzünlenmemenin imkanı var mıydı a dostlar!?.




Yazarımız Maalesef Sayın Hamdi Alkan'ı Üzmeye Devam Eder


Atatürk ile ilgili bu ilk 'referans film'in kullandığı şablon, en az hikayesi kadar tanıdıkdır: Tarihçi dede (Çetin Tekindor) kendisini dinlemeye hevesli çocukları, çalışma odasında etrafına toplar, hakim olduğu mevzuyu ballandıra ballandıra anlatır..
Konumuz da dersimiz de Atatürk'tür tabii..
‘Şu Çılgın Türkler’in meşhur yazarı Turgut Özakman'ın senaryosu o kadar basit ve 'çocukça' kaleme alınmış ki zaten ezbere bilinen mevzuların, hiçbir şekilde ilginç hale getirilmemiş bu yavan haline, seyircinin -milli bir görev anlayışıyla dahi- katılabilmesi ya da katlanabilmesi bana pek mümkün gelmedi..




Hele, 'son Atatürk' Halit Ergenç'in yüzüne yapılan -kelimenin tam anlamıyla 'plastik' makyajın korkunçluğu, bu olası seyirci katılımını daha başlamadan ters yüz edecek bin ucube kudretindeydi ki ben onun göründüğü çoğu sahnede perdeye bakmamayı tercih ettim.. Arz ederim!

Belli ki Mustafa Kemal'le hiçbir benzerliği bulunmayan Halit Ergenç, sırf mavi gözleri sebebiyle bu rolü kapmış görünüyor..
Peki bunu anladık da sinemacı arkadaşım, hiçbir ahval ve şeraitte dahi yüzünde tek kıl ya da çizgi kıpırdamayan, bu Madam Tussauds Müzesi`nden fırlama bir mumya vaziyeti nedir yahu!?
Dikkat edin, ben benzetememişsiniz demiyorum.. Devasa hale getirilmiş -resmen komik- o burnu ve çalı süpürgesi gibi kaşlarla karartılmış -çocukların korkudan bakamayacakları- o suratı siz Atatürk'e nasıl yakıştırdınız? Onu soruyorum..




Bir de size şunu söylemek istiyorum ey burnundan kıl aldırmaz Atatürkçüler: Ezeli rakibiniz olan dinci zevatın, her fırsatta size yaftaladığı, zengin ve halktan kopuk 'Beyaz Türk' şablonunu, maşallah ne de güzel benimsemişsiniz..
Dedenin ve torun Mert'in ailesinin evlerindeki ve de yaşantılarındaki lüksün hududunu -müzmin orta halliliğimle- maalesef ölçemediğim gibi, bunun Atatürkçü mantığını da pek anlayamadım doğrusu.. Özür dilerim..

Anlayamadığım sadece bu değil ki: Kitaplarla, bir takım eşyalarla ve cihazlarla falan dolu olduğundan, torun Mert (Batuhan Karacakaya)'in büyülü bulduğu, dedesinin, evin üst katında konuşlanmış olması gereken odası, zaten karışık olan kafamı iyice karıştırdı sayın seyirciler..
Zira oğlan, evin salonundan dedesinin odasına intikal ederken -normal olarak- bir üst kata çıkan merdiveni kullanmaktadır; oysa, hemen bunu takip eden sahnede, odaya girerken görülen çocuğun, alt kata doğru inen merdivenler vasıtasıyla dedesine kavuştuğunu şaşkınlıkla görürüz.. Ki, bu filmin beni en heyecanlandıran kısmı da burasıydı ve o odanın hakikaten büyülü olduğuna böylece ben de inanmış oldum..




Turgut Özakman'ın senaryosu -tam olarak- torununun neslinden, onların dünyasından habersiz bir dedenin kaleminden çıkmış olarak, benim çocukluğuma bile denk gelmeyen bir 'anakronik' acayiplik sergiliyor..
Öyle ki bu dede, 'en güncel zamane hareketi' olarak benimsediği şeyi bile yanlış anlamış olarak, "hey dostum çak!" mealindeki hareketi 'çat yapmak' olarak öğrenebilmiştir..
Atatürk'ün 3997 adet kitap okuduğunu duyduğunda heyecanlanan Mert'in, "uff" demesi ve bu yaptığı 'terbiyesizlikten' çok utanarak, "afedersin dede" demek zorunda kalması falan, filmin ahlak anlayışının da 1940'lı yıllarda kaldığının göstergesi gibidir..
Keşke, Özakman'ın yazdıklarından yola çıkarak, senaryoyu ve diyalogları Hamdi Alkan yazaymış.. Hiç olmazsa film -en azından- dili açısından, zamane çocuklarıyla bir yakınlık kurabilirmiş..




Bazı meşhurların, aydınların falan, görüntülerini çekip de filme anlamsız bi şekilde monte etmenin ve onlara neredeyse hiçbir şey söyletmemenin mantığını 'beceriksizlik' olarak değerlendirebilmem mümkünse de; bazı sahne geçişlerinde kullanılan, o parıldayan yaldızlar ve yıldızların aşağıdan yukarıya geçip gitme efektini bana açıklayabilecek tek bir allahın kulu çıkarsa eğer, ben de hemen, şu en sevdiğim, sağ üst kesici dişimi kırmaya hazırım! Haberiniz olsun..




Sinema sanatının neresine uygun düşeceğine bir türlü karar veremediğim -en iyimser bakışla- çocukluğumun eski On Kasım'larında, okulca götürüldüğümüz sinemalarda gösterilen, insanların hızlı hareketleri sebebiyle, biz çocukları -şarlo filmlerini hatırlattığından olsa gerek- gülmek ile yas tutmak halet-i ruhiyesi içersinde bocalatan, Atatürk ile ilgili o bölük pörçük görüntülerin yerini alabilecek kalitede bir film olmuş.. Hayırlısı olsun!


(İş bu yazı Tersninja.com'da yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok:

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...